Güzel Vakit Geçirmek İstediğim Zamanlar

Bugün sizlere neredeyse her gün gittiğim bir mekandan bahsetmek istiyorum; Ankara’nın Eryaman semtinde bulunan Kaşmir Center içindeki Kahve Dünyası… Kahve Dünyası’na çok sık giderim ama bu şubenin en önemli özelliği “Al Götür” bir şube olması. Yani Starbucks’ta olduğu gibi self servis bir şube. Bu mekandan bahsetme sebebim haftanın her günü kafa dinlememe olanak veren bir şube olması. Hatta şu an bu blog yazısını da söz konusu mekanda yazmaktayım.

Kaşmir Center’daki Kahve Dünyası’nı bilenler neden hemen karşıda duran Starbucks’a ya da bitişikteki Coffee Mania’a değil de buraya gidiyorsun diyebilir. Burayı tercih etme sebebim oturma düzeni, daha sakin bir ortam olması ve tabii ki Türk Kahvesi’nin eşsiz lezzeti. İsmi geçen diğer kahve dükkanlarının da kahveleri tabii ki tartışmasız güzel ancak iş damak zevki olayına gelince tercihler daha farklı olabiliyor. Özellikle Türk Kahvesi içeceksem Kahve Dünyası’nı tercih ederim.

Bir diğer tercih sebebim de Kahve Dünyası’nın başarılı bir mobil uygulaması olması. Bu uygulama sayesinde her alışverişinizde Çekirdek biriktiriyorsunuz. Bu çekirdekler biriktikçe para yerine geçiyor ve aldığınız kahvenin fiyatından düşürebiliyorsunuz. Uygulamanın bir diğer güzel özelliği ise biri bizden kampanyalarının olması. Yapacağınız al götür kahve alışveriş sayısı altı adeti bulduktan sonra bir adet istediğiniz boyda kahveyi ücretsiz alabiliyorsunuz. Aynı zamanda tadı damağınızda kalan çikolatalarıyla da bu mekan favori kahve dükkanı listemde başı çekiyor.

Bu şubede düzgün çalışan bir kablosuz internet olması, cam kenarlarında ve ortada bulunan uzun masalarda elektrik prizi bulunması da İnternet’teki işlerinizi kolaylıkla halledebileceğiniz, hatta öğrenciyseniz ders çalışabileceğiniz anlamına geliyor. Ben neredeyse blog yazılarımın çoğunu bu şubede yazıp yayına veriyorum. Yani etrafta dikkatinizi çok fazla dağıtacak sandalye sesleri, rahatsız edici müzik sesleri duymadığınız için yaptığınız işe sıcacık kahvenizle birlikte kolayca odaklanabiliyorsunuz. Görsel olarak da göz okşayan bu mekanda zamanın nasıl geçtiğini de anlamıyorsunuz.

Ankara’ya yolunuz düşerse ya da Ankara’da yaşıyorsanız mutlaka Kaşmir Center’da bulunan Kahve Dünyası’na uğrayın derim.

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere bol kahveli bir hafta sonu dilerim 🙂

2019 VEDA EDERKEN…

Aslında az gibi görünen 365 güne genel olarak dönüp baktığımda meğer hayatımda olumlu ya da olumsuz ne kadar çok değişiklik olmuş… Ancak olumluları olumsuz olanlarla kıyasladığımda olumsuz değişimlerin hayatımı her sene daha fazla istila etmeye başladığını fark ettim.

Aile büyüklerinin, sevdiğim insanların hastalanması ve bazılarının vefat etmesiyle beraber gittikçe artan yalnızlık korkusu. Bunun üzerine her sene enflasyona daha fazla yenilen gelir, işsizlik, her şeyin adeta ülkede düz duvar haline gelmesi nedeniyle imkansızlıkların artması gibi sebepler de eklenince geçen 365 gün adeta bir kabusun kısır döngüye girmesi gibi geliyor insana…

Olumsuz Değişimlerin Şiddeti Neden Her Sene Daha Fazla Artıyor?

Aslında bu sorunun benim açımdan tek cevabı var: “Maddiyat”… Gelin X kişisi örneğinden gidelim. X kişisi geri kalmış bir ülkede yaşıyor, bir üniversiteye girebilmek için sınavla boğuşuyor, belki ilk senesinde değil de bir kaç senede istediği bölüme giriyor, bin bir çaba sarf ederek üniversiteyi bitiriyor, pat diye karşısına işsizlik çıkıyor, işin adeta loto gibi şansa kaldığı bir sınava memur olmak için üst üste giriyor ve tabii ki kazanamıyor. Çok sevdiği bir alanda akademisyen olmak için yetenek sınavlarına giriyor ama tüm yeteneğine, isteğine rağmen önceden belirlenmiş kişilerin kabul edildiğini görüyor, hatta itiraz ediyor ama hiçbir şey değişmiyor. Eh ne yapsın o olmuyor bu olmuyor X kişisi sonunda İş – Kur denilen yere iş bulmak için gidiyor. Aldığı cevap adeta insanı hayrete düşürüyor. Sen üniversite mezunusun biz daha çok fabrikada işçi olarak çalışacak kişilere hitap ediyoruz o yüzden şansın çok zayıf… Çalmadığı kapı, CV göndermediği firma kalmıyor X kişisinin. Üstüne üstlük bir de çevresindekiler tarafından sen iş seçiyorsun, işsizlik diye bir şey yok diye suçlanıyor… Bir gün bir şekilde asgari ücretle de olsa bir işe giriyor tabi. Ama orada da aylarca maaş ödenmiyor. Ödense de borçlandığı için aldığı toplu paranın hayrını göremiyor… İşte bu sebeplerle işten ayrılmak zorunda kalıyor ancak çalıştığı iş yeri sigortada da yolsuzluk çevirdiği için işsizlik maaşı bile alamıyor.

Her neyse X kişi bir gün kara kara düşünüp evde otururken birden kapı çalıyor. O da ne! iadeli taahhütlü bir mektup hem de üzerinde İş-Kur falan yazıyor! Hemen imzayı atıp zarfı teslim alıyor. Bir bakıyor ki devlet tarafından GSS (genel sağlık sigortası) adında bir şeyle binlerce lira borçlandırılmış. Yani X kişisi hem işsiz aynı zamanda da devlete gittikçe borçlanıyor. Ödemezse sağlıktan faydalanamıyor vs. Ama böyle olur mu bu? Bunun tam tersi olması gerekmiyor muydu?! Ee birilerinin oğlunun, kızının, akrabalarının tahsili bile yokken zenginleşiyor ama ben neden bunlarla uğraşıyorum neden hayat bana ve benim gibi olanlara çok zor diye isyan bayrağını çekiyor…

X kişi bunlarla uğraşırken bir de bakıyor ki yıllar geçmiş, yolun yarısı bitmiş de gidiyor zaten. Aynaya baktığında saçlarının beyazladığını fark ediyor. O an içini değişik bir düşünce kaplıyor. Al işte bir yıl daha geçti gitti, hep aynı, hep birbirinin arttırılmış dozlardaki tekrarı… Çevresinde hastalanan, ölen yakınlarını düşünüyor. Bu insanlar bunca yıl okudu, çalıştı, ben ve benimle aynı durumda olanların hiçbir zaman sahibi olamadıkları meslekleri icra etti. Eh ne oldu şimdi? Neden hastalar? Hayatlarının en güzel çağları olması gerekmiyor muydu? Boynunda fotoğraf makinesi asılı yabancı yaşlı turistler gibi gezmeleri gerekmiyor muydu? Neden böyle acı içinde kıvranıyorlar? Bu işte bir yanlışlık var dedi X kişisi.

Sonunda X kişisi olayları akışına bırakmaya karar verdi. Nasılsa öyle de olmuyordu böyle de olmuyordu. Bu zamana kadar elinden geleni yapmıştı ve bilinçli olarak “öğrenilmiş çaresiz” haline getirilmişti X kişisi.

Sonuç Olarak…

Kendime dönecek olursam 2020 benim için bir kurtuluş yolu olur mu ya da alternatif bir çıkış yolu olur mu bilemem. Ancak tek dileğim her şeyden önce sağlıklı, huzurlu, kayıpsız bir yıl olması.

Yazımı okuyan herkese sağlıklı, mutlu ve kayıpsız bir yıl dilerim. Hiçbir şey dert etmeye değmez. Sevgiyle kalın 🙂

Bloggerların Vazgeçilmezi “Daniel Wellington”

Bugünkü yazımda özellikle Instagram’da bloggerların kollarında sıkça gördüğümüz Daniel Wellington marka kol saatlerinden bahsetmek istiyorum. O zaman gelin ilk olarak bu yeni markanın tarihçesinden biraz bahsedelim.

Daniel Wellington markasının kuruluş hikayesinin tesadüfi bir karşılaşmayla başladığı anlatılmaktadır. Markanın kurucusu Filip Tysander yolculuk sırasında bir İngiliz beyefendisiyle karşılaşır. Oldukça mütevazı görünen bu adamın kolunda eski ve sade bir kol saati görür. Bu adamın eski saatleri Nato kayış denilen tekstil kayışlarla kullanma merakı vardır. Filip Tysander, yeni İngiliz arkadaşının bu tarzından oldukça etkilenmiştir. Tysander, bu karşılaşma sonucu kendi saat serisini oluşturmaya karar verir ve markaya tahmin edeceğiniz üzere yeni arkadaşının adını verir. “Daniel Wellington”

Daniel Wellington Kaliteli Bir Marka mı?

Bu sorunun cevabı aslında saatten neyi beklediğinizle ilgili. Daniel Wellington, saatte minimalist bir tarzdan hoşlananların tercih etmesi gereken ürünler sunmakta. Malzeme kalitesi olarak da oldukça kaliteli bir ürün. Ben, fotoğrafta kolumda gördüğünüz NATO kordonlu ürünü tercih ettim. Saatin malzeme kalitesi olarak ilk izlenimlerim şunlar: NATO kordonun kalitesi gayet başarılı. Kordon kolunuzu kesecek kadar ya da terletecek kadar kalın ve sert değil. Saatin kasası paslanmaz çelik ve camı mineral. Açıkçası neredeyse her ürünün Çin üretimi olduğu bu devirde saatin mekanizması hakkında şüphelerim vardı ancak saatin mekanizmasının “Japon Movement” olması açıkçası beni mutlu etti. Oldukça şık bir kutuyla gelen saatin kordonunu rahatça değiştirebilmeniz için pim çıkartma iğnesi de kutu içeriğine dahil edilmiş.

Bu saatlerin zamanında bloggerlara Daniel Wellington tarafından ücretsiz verildiği söylenmekte ancak fotoda gördüğünüz saat tabii ki bana ücretsiz gelmedi. Saati Türkiye’deki Lidyana.com isimli alışveriş sitesinden satın aldım.

Verdiğiniz Parayı Hakediyor mu?

Açıkçası bloggerlara zamanında tanıtım için bedavaya verildiğini duyunca ben neden bu parayı bu saate verdim ki diye bir düşünüp rahatsız oluyorsunuz. Ancak bu söylediklerim kalitesiz bir ürüne boşa verilen para gibi algılanmasın. Ürün oldukça kaliteli fakat bu fiyattan dört kat daha ucuza örneğin Lorus ve Casio gibi bir çok kaliteli markanın neredeyse Daniel Wellington’a birebir benzeyen alternatif ürünlerini bulabilirsiniz. Ancak tabii ki bu tamamen bir tercih meselesi. Bu duruma Apple ve Samsung kullanıcılarından örnek vermek gerekirse Apple’ı Daniel Wellington, diğer kaliteli saat markalarını da Samsung gibi düşünebilirsiniz…

Tarafsız Bir Değerlendirme

Tüm markalara eşit mesafede olduğum için bu marka için de tarafsız bir değerlendirme yapmak istiyorum. Daha önce de belirttiğim gibi bir çok kaliteli markanın bu dizaynda üretilmiş bir çok alternatif ürünü mevcut. Ancak ben dört kat ucuza alabileceğim alternatif kaliteli ürünler yerine Daniel Wellington’ı tercih ettim. Bunun nedenine gelirsek cevabı oldukça basit: tamamen psikolojik. Böyle sade, minimalist bir kadranda ters yazılmış DW karakterlerini görmek bana daha iyi hissettirdi.

Küçük Bir Eleştiri

Markanın sosyal medya uzmanları bu yazıyı dikkate alırlar mı, çevirisini yaparlar mı bilemem ancak küçük bir eleştiride bulunmak istiyorum. Marka, Instagram kullanıcılarının saatlerini #DanielWellington #DWPickoftheDay taglerini kullanarak paylaştıklarında fotolarının sayfalarında yayınlanabileceğini vaat etmekteler. Ancak paylaştıkları çoğu fotoda görüyorum ki saatler görünmüyor bile. Ben yukarıda paylaştığım üç fotoğrafı da etiketlememe ve saatin bariz şekilde görünmesine rağmen maalesef paylaşmadılar. Kendilerine durumu DM olarak bildirdiğimde ise bana İngilizce olarak “binlerce fotoğraf içinden yalnızca bizi çok etkileyen fotoğrafları paylaşıyoruz. Sizin fotonuz ne yazık ki bize çekici gelmedi” diyerek sosyal medya uzmanına yakışmayacak tarzda bir yaklaşımda bulundular. Zevkler ve renkler tartışılmazmış. Yani fotoğrafımı tabii ki beğenmeyebilirler buna bir şey diyemem ancak burada kullanılan üslup çok önemli. Bu cümlelerle müşteriyi markadan soğutmak yerine “ürünümüzü tercih ettiğiniz için teşekkür ederiz, daha çok fotoğraf göndererek şansınızı arttırabilirsiniz” gibi düzgün bir üslupla cevap verebilirlerdi.

Sonuç

Elegant bir görünüm, minimal ve sade bir dizayndan hoşlanıyorsanız, Daniel Wellington saatlerini tercih edebilirsiniz. Kalite ve şıklık konusunda aklınızda bir soru kalmasın. Saatin tek eksi yönü biraz ederinden pahalı olması. Daha uygun fiyatlarla satışa sunulsaydı kendi kategorisinde kesinlikle lider olurdu.

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere 🙂

Bir Ankara Klasiği

Bugün sizlere Ankara’da özellikle bahar aylarında yapmaktan oldukça fazla zevk aldığım ancak hava muhalefeti ve zaman azlığı yüzünden bu aralar gerçekleştiremediğim bir eylemden bahsetmek istiyorum. Öncelikle şunu söylemek isterim ki bu yazı, yaşadığı şehri öven birinin sıkıcı yazısı değil. Sadece zevk aldığım bir durumu kısaca anlatmak istiyorum hepsi bu 🙂

Ankara’da yıllarca yaşayıp da acaba hiç Kuğulu Park’a gitmemiş olan var mıdır bilemiyorum. Eğer bu mümkünse de sanırım çok ender rastlanan bir durumdur.

Orada kuşlara yem atmak, fotoğraf çekmek ve parkın Tunalı çıkışındaki simitçiden simit alıp dostlarınızla, sevgilinizle ya da ailenizle çay eşliğinde afiyetle yemek… Bunları yaparken insan zamanın nasıl geçtiğini bile anlamıyor. Bu saydıklarımı o anda lüks bir restoranda yiyeceğim yemeğe, geçireceğim zamana tercih ederim.

Simidin tadından mıdır, mekanın farklılığından mıdır bilinmez ama orada alacağınız simit gerçek Ankara simididir ve tadına doyum olmaz. Orada alacağınız kara simidin tadını ne “saray”da bulabilirsiniz ne de başka bir yerde… Şimdi tabi İzmirliler ne olmuş canım bizim de gevreğimiz var, İstanbullular bizim de simidimiz var hatta sosyete simidi de var diyebilirler. Ancak zevkler ve renkler tabii ki tartışılmaz. Bana göre en lezzetlisi Ankara simidi 🙂 (yazarken bile canım çekti).

Bu şehirde yıllarca yaşamış olan bir çok kişinin anıları vardır Kuğulu Park’ta. Daha 6-7 yaşındayken babamın beni buraya getirdiğini kuşlara yem atıp parkta yeni arkadaşlıklar edindiğimi hatırlıyorum. Lise yıllarında dersi asıp hemen parkın yukarısındaki Karum’a gidip, sıkılıp soluğu yine Kuğulu Park’ta alırdık. Aradan yıllar geçmesine rağmen alışkanlıklarım bitmiyor. Hala gidip Kuğulu Park’ta birebir aynı şeyleri yapıp aynı zevki alabiliyorum.

Ankara’ya gelirseniz mutlaka Kuğulu Park’a uğrayıp saydıklarımdan en az ikisini yapın. Emin olun daha iyi hissedeceksiniz 🙂

Annemin yazdığı, kendimin seslendirdiği “Gülümserim” şiirini paylaşmak geldi içimden. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere 🙂

Klasik bir saatten daha fazlası Lorus Urban RS909DX9

Bugün sizlere yirmi yıl önce tanıştığım bir saat markası olan Lorus markasından, markayla ilk tanışma hikayemden ve yeni satın aldığım Lorus Urban RS909DX9 modelinden bahsetmek istiyorum.

Öncelikli olarak markanın geçmişine biraz değinmek gerekirse
Lorus, Avrupa’da zaten oldukça ünlü olan Pulsar ve Seiko markalarına ek olarak üzere ilk kez 1982 yılında piyasaya sürülmüş bir markadır. Yani Lorus aslında bir Seiko yan ürünüdür. Seiko’nun tartışılmaz kalitesi bu markada da kendini açıkça göstermektedir. Lorus’un Seiko’dan farkı ürünlerin daha ulaşılabilir fiyatlı olması. Ancak dediğim gibi bu ulaşılabilirlik kaliteden ödün verildiği anlamına gelmemelidir. Lorus sadece uygun fiyatlı bir marka değil, aynı zamanda yüksek tasarım ve teknoloji kalitesine sahip ürünleri piyasaya sunmaktadır.

Lorus, oldukça uygun fiyatlı ve kaliteli ürünler sunan Casio’nun Edifice ve klasik saat serileri baz alındığında oldukça ciddi bir rakiptir.

Gelelim benim bu markayla tanışma hikayeme. Lorus markasıyla ergenlik yıllarımda tanıştım. 1999 yılının son aylarındayken kolumdaki plastik Q&Q saatten iyice sıkılmıştım. Daha doğrusu plastik saat takmaktan sıkılmıştım. 7-8 tane saatimin hepsi plastikti. Babama bir saat almak istediğimi ama kaliteli, çelik kordonlu ve çelik kasalı bir saat almak istediğimi söylemiştim. Oğlum bir sürü saatin var ne yapacaksın şimdi yeni saati vb klasik aile cevaplarıyla karşılaştım 🙂 Ama olur mu baba metal saat kolda başka duruyor, plastik saat basit gösteriyor (plastik takanlar kızmasın bu bir tercih :)) vb bir sürü cümle kurdum ama nafile… Saatten artık ümidimi kesmişken 31 Aralık 1999 tarihi geldiğinde babam elime bir miktar para sıkıştırdı. Annenle öğleden sonra git istediğin saati seç. Bu sana annenle yılbaşı hediyemiz dedi. Bu tabii ki o zamanlar benim için inanılmazdı çok mutlu olmuştum 🙂 O dönemler bildiğiniz üzere Türkiye’de avm kültürü henüz gelişmemişti. Şimdi tam anlamıyla bir avm cenneti olan Ankara’da o dönemlerde sadece Beğendik Mağazası ve YKM vardı (o yılları çok özlüyorum). Annemle Kocatepe’de bulunan Beğendik mağazasına gittik ve vitrinde bir çok erkek saati olmasına karşın şu an sahip olduğum Lorus Sports modeline odaklanmıştım. Vitrinde pırıl pırıl parlayan ve o dönemde devasa duran havalı bir saat. Saati satın aldık ve benim saat serüvenim ilk olarak bu saatle başlamış oldu. Şimdi bir çanta saatim var ancak bu saatin yeri ilk olmasından ve o dönemin atmosferini hatırlatmasından dolayı benim için çok başkadır.

20 yıl sonra yeni bir Lorus!

Efsane cuma, çılgın cuma ve türevleri tam da bitmişken durmadan gözüme Lorus saatler ilişip duruyor. Çok yakın bir zamanda spor bir Edifice Casio almıştım. O yüzden olsa gerek sürekli karşıma saat reklamları çıkıyor ama Lorus görünce birden dikkatimi çekti ve linki açtım. Bu kadar uygun fiyatlara bu kadar güzel saatler! Tabii ki kendimi tutamadım. Aslında tutmak istemedim 😉 İki tane model beğendim ve sepete ekledim. Eh ikisini birden almayacağıma göre Instagram’da anket yapmak geldi aklıma ve iki saati de kullanıcıların oyuna sundum. Takipçilerin %85 gibi büyük bir çoğunluğu Lorus Urban RS909DX9 modeline evet dedi ve ben de onu satın aldım.

Nasıl bir model?

Lorus Urban RS909DX9 kelimenin tam anlamıyla şık görünsün diye üretilmiş son derece karizmatik bir saat modeli. Simsiyah 43 mm’lik iri bir kadran, pırıl pırıl bir kasa ve göz dolduran kaliteli bir bilezik. 50 metreye kadar su geçirmezliği bulunan (200 metre suya dayanıklı dalgıç saatime bir damla su gelse rahatsız olurum) bu şık saatin tarih göstergesi kadranın alt kısmında 6 yönünde konumlandırılmış.

Klasik bir saat olmasına karşın bu saati sadece takım elbiselerinizle takabileceğiniz bir saat olarak düşünmeyin. Blazer ceket, t-shirt, renkli sweat vb her şeyle kolunuzda kendini güzel gösterebilecek bir saat modeli.

Sonuç

20 yıl sonra ———————————- 20 yıl önce

Yeni bir saat alacaksanız ve çok para harcamadan gerçekten kaliteli, yıllara meydan okuyan bir saatim olsun istiyorsanız hiç düşünmeyin Lorus modellerine bakın. Mutlaka siz de kendinize uygun bir saat modeli bulacaksınız.

Yeni yazımda görüşmek üzere 🙂

“UDV” Bir Fransız Cazibesi

Beni tanıyanlar parfüm konusunda ne kadar seçici olduğumu iyi bilirler. Pahalı marka meraklılarından değilim ama parfümde takıntılı olduğum tek özellik her zaman ferahlık hissi ve kalıcılıktır.

Geçen sene yine parfüm arayışı içindeyken rafta duran Ulric de Varens “Night”ın tester şişesini öylesine burnuma bir yaklaştırdım. Ardından bileğime sıktım reyon rafındaki denediğim tüm parfümlerden daha güzel kokuyordu ama yine de kararsız kaldım. Nasıl olsa bu da bir saate kalmaz kaybolup gidecekti. O zaman fiyatı 50 TL civarındaydı. Ucuz fiyata hem ferah hem de kalıcı parfüm bulmak imkansızdı (Bu fiyat aralıklarında ne yazık ki iki özelliği bir arada bulmak pek mümkün olmuyor). Dükkandan çıktım ve eve gittim. Aradan saatler geçmesine rağmen parfüm kalıcılığından ve kokunun kalitesinden hiçbir şey kaybetmemişti. Bileğimi koklamak o gün adeta bende bir tik haline gelmişti. Çünkü meyve karışık odunsu kokunun cazibesi dayanılmazdı ve kokladıkça koklayası geliyordu insanın 🙂

Ertesi gün işlerimi bitirdikten sonra ilk yaptığım şey tahmin edeceğiniz üzere kozmetik dükkanında soluğu almak oldu. Parfümü satın aldıktan sonra dikkatimi çeken ilk şey kutunun üzerindeki “made in France” ibaresi oldu. Düşünsenize bu fiyata orijinal Fransız üretimi bir parfüm! Üstelik kalıcı ve kaliteli…

Tamamen tarafsız düşüncem şudur ki Ulric de Varens kalıcı, ferah ve cazibeli kokularıyla zaten rafta duran rakipleri arasından kolayca sıyrılıyor. Satın alırken ödediğiniz paranın hakkını sonuna kadar alıyorsunuz. Bu marka parfümde vazgeçemediğim üç marka arasında yerini aldı bile. En kısa zamanda Varens Homme Silver olanını da deneyeceğim.

Oryantal , eğreltiolu, meyvemsi, kokulardan hoşlanan erkeklerin bu parfümü mutlaka denemelerini tavsiye ederim. Ürünü kendi sitesinden https://www.ulric-de-varens.com.tr/ inceleyip satın alabilirsiniz.

Sorularınız için sbarisfisek@gmail.com mail adresimden veya https://www.instagram.com/silentjune/ Instagram hesabımdan dm yoluyla ulaşabilirsiniz.

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere 🙂

İZMİR’DE BURAYA MUTLAKA UĞRAMALISINIZ

Son günlerde canım fena halde Yenifoça’daki Semerci Cafe’nin Türk Kahvesi’ni çekiyor. O yüzden bugün Ankara’da 2019’un soğuk Aralık ayında olsam bile oturup kısaca bu yazıyı yazmak geldi içimden.

Yaz mevsiminde denizden çıkıp henüz eve dönmediysem, gün batmadan önce mutlaka oturur bu mekanda orta kahvemi ardından da ikişer bardak çayımı içerim. Yanımda bir de arkadaşlarım varsa deniz saatlerinin kapanışı benim için mükemmel oluyor demektir.

Kışın İzmir’de kaldığım zamanlarda da beğendiğim bir fırından simit ve poğaça alır içeride yanan sobanın yakınına oturup keyifle kahvaltımı ederim bu mekanda.

Semerci Cafe’de Türk kahvesinin lezzeti tartışılmaz güzellikte ancak burayı özel kılan ve içilen kahvenin lezzetini ikiye katlayan başka şeyler de var.

Neden Semerci Cafe?

Büyüklüğüne göre hayli uzun sahil şeridine sahip Yenifoça’da bir çok mekan yer almakta ancak bunlardan en kalabalığı Semerci Cafe. Bunun başlıca sebebi denize olan konumu, alanın genişliği ve buna bağlı olarak oturacak yerlerin fazlalığı, beldenin ilk girişine oldukça yakın oluşu, oldukça eskiden beri var olması ve tabii ki en önemlisi fiyatların uygunluğu. Tüm bu etkenler Semerci Cafe’yi yaşlı ya da genç bir çok insanın sosyalleşme mekanı haline getiriyor.

Mekana ilk bakıldığında rahatsız, kahvehane usulü sandalyeleri salaş ve rahatsız bir imaj yaratıyor olabilir ancak denize karşı oturup çayınızı ya da kahvenizi yudumlarken insanları izlediğinizde zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz ve o sandalyeler size varlığını unutturuyor.

Peki Bura Tam Olarak Nerede?

Semerci Cafe İzmir’in kuzey tarafındaki tatil ilçesi Foça’da. Daha doğrusu Foça’nın sevimli ve küçük tatil beldesi Yenifoça’da. Eğer bir gün yolunuz düşerse mutlaka buraya uğrayın derim. Ailenizle ve dostlarınızla vaktin nasıl geçtiğini anlamayacaksınız.

BİR PARFÜM EFSANESİ FIRST CLASS

Bugünkü yazım Black Friday ya da Türkiye’deki ismiyle Efsane Cuma indirimi sırasında Pino marka parfüm ararken durmadan gözüme iliştiği için sepetime eklediğim, çocukluk hatıralarımı anımsatan ve kokusunda en küçük bir değişiklik olmadan günümüze kadar gelmiş First Class parfüm hakkında… Peki bu parfüm gerçekten de ismi kadar kaliteli mi, kimler kullanmalı, kimler kullanmamalı biraz bahsetmek istiyorum.

First Class parfümle ilk olarak tanışmam 90’lı yılların başında yani çocukluğumda oldu. First Class o dönemlerde meşhur olan ve neredeyse her evin lavabo aynası önünde bulunan Brüt ve Old Spice gibi markalara karşı oldukça güçlü bir alternatifti. Bence yeni markalara kıyasla halen de öyle. First Class’ı açıkçası günümüzde ismini sayamayacağım kadar çok parfüm markasına tercih edebilirim.

ŞAŞIRTICI BİR SONUÇ!

First Class parfüm ilk olarak Aromel Kozmetik tarafından 1982 yılında piyasaya sunulmuş ve günümüzde ise Evyap tarafından piyasaya sunulmaktadır. Eski parfümleri günümüzde de tercih eden kişiler iyi bilirler ki hemen hemen hiçbirisinin eski kokusundan ve kalıcılığından eser kalmamıştır ancak bu durum First Class için öyle değil. Kokusunun tonundan ve kalıcılığından en küçük bir şey kaybetmeden günümüze kadar gelmiş.

Peki bu parfümün hiç değişmediğini nasıl anladın diyenler olabilir. Hemen açıklayayım; Bir kaç gün önce yatak odamda detaylı bir temizliğe giriştim ve bazayı kaldırdım. Bu eve taşınırken bazanın içine konulmuş, hiç kullanılmamış, varlığından bir haber olduğum iki şişe parfüm buldum. Bunlardan biri bundan yaklaşık on sene önce alınmış Rebul Colors ve diğeri de tahmin edeceğiniz üzere First Class parfümdü. İlk olarak Rebul’u denedim. Neredeyse çay koyuluğuna ulaşmış bu parfümün rengi gibi kokusu da fena halde bozulmuştu. Parfümün senesini düşünerek gayet normal karşıladım ve çöpe attım. Sıra First Class’a geldiğinde oldukça şaşırdım. Günümüzde 125 ml’lik versiyonuna hiç rastlamadığım bu parfümün şişesini çıkarmadan önce kutusunu incelediğimde Aromel Kozmetik tarafından 1994 yılında imal edildiği yazıyordu. Yani parfüm tam tamına 26 senelik! Rengi yenisiyle kıyaslandığında bir iki ton daha koyulaşmıştı ki bu çok normal. Parfümü hemen bileğime sıktım ve bunun bir şaka mı olduğunu düşündüm. Evet parfümün kokusu 26 sene geçmesine rağmen hiç bozulmamış adeta yıllanmış bir şarap gibiydi… Emin olmak için yenisini de diğer bileğime sıktım ve hiçbir fark göremedim! Acaba kokuda değişiklik var da ben mi algılayamıyorum diye kız arkadaşımın da kıyaslamasını istedim o da zerre fark bulamadı. Dayanıklılığı beni gerçekten çok şaşırttı…

PEKİ BU PARFÜMÜ KİMLER KULLANMALI?

First Class parfümü neredeyse ülkemizde bilmeyen erkek yoktur ve bu parfüm çoğumuzun hayatından bir kere de olsa geçmiştir. Bu parfümü hafif kokulardan, çiçeksi, şekersi kokulardan hoşlanan ya da unisex parfüm seven erkeklere tavsiye etmiyorum. First Class net bir şekilde maskulen bir parfümdür. Pino, Old Spice, Fahrenheit vb baharatlı ve kalıcı parfümlerden hoşlanıyorsanız ve saydığım markaların yarı fiyatından bile ucuza sahip olabileceğiniz klasik, sıktığınızda gün boyu fresh hissettiren bir erkek parfümüdür.

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere 🙂

SEIKO PRESAGE SRPB65J

Bugün sizlere ne zamandır takip ettiğim ve fiyatı istediğim aralığa iner inmez hepsiburada.com sitesinden satın aldığım Seiko Presage srpb65j modelinden bahsedeceğim.

Saatin kutusunu ilk açtığımda ilk verdiğim tepki vay be vitrinde göründüğünden daha güzelmiş demek oldu.

Daha önce otomatik saat kullanmamış olanlar olabilir o yüzden ilk olarak saatin çalışma prensibinden kısaca bahsetmek istiyorum. Saat 4R35 olarak kodlanmış 23 taşlı bir makineye sahip bu makine tamamen mekanik parçalardan oluşuyor ve kolunuzun hareketiyle kuruluyor. Buna ek olarak elle kurma özelliği de mevcut ve saat tamamen kuruluyken size yaklaşık 41 saat güç rezervi sağlıyor. Bu makinenin son derece dakik ve kaliteli bir makine olduğunu belirtmem gerekir.

Saatin çapı 42 mm bu da bana göre oldukça ideal ve saatin kolunuzda kolaylıkla farkedilmesini sağlayan bir büyüklük. Kasa yüksekliği ise 11.3 mm. Saatin tok görüntüsüne karşın bu ebatlar kolunuzda kesinlikle bir rahatsızlık hissi yaratmıyor. Kullanılan kahverengi deri kordon da oldukça kaliteli ve kolay deforme olacak cinsten değil. Ancak bu saate kadranının renginde nato kordon da güzel bir alternatif olabilir gibime geliyor. Ne dersiniz?

Bu saati diğer Presage modellerinden ayıran bir özellik mevcut. Bu özellik kadrana bakınca farkedileceği üzere fosforlu akrep ve yelkona sahip olması. Çoğu kişinin önemsemediği bir detay olabilir belki ancak benim gibi siz de gece karanlığında saatin kaç olduğunu görmek istiyorsanız bu fosfor oldukça önemli bir artı haline geliyor.

Kadranın yeşil rengine gelecek olursak bu kadran adeta ışığın karakterine bürünüyor ve saate her ışık ortamında baktığınızda farklı tonda ama güzel bir yeşil kadranla karşılaşıyorsunuz. Saatin camı ise çizilmelere dayanıkli safir kristal cam ve bu saat 100 metre su geçirmezliğe sahip.

Srpb65j, bütçesi uyan Seiko sever her erkeğin kesinlikle koleksiyonunda olması gereken ve her kıyafetle gösterişli duran bir model. Ayrıca her Seiko bayiinde göremeyeceğiniz farklı bir Presage modeli olduğunu da belirtmem gerekir. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.

HERKES FOTOĞRAFÇI OLABİLİR Mİ?

Herkes fotoğrafçı olabilir mi?

Aslında bu sorunun cevabı insanın içindeki hevesle ve bunla birlikte alacağı eğitim ve bilgi birikimiyle ilgili. Biyografimde de bahsettiğim gibi ben oldukça uzun zaman önce yoğun bir hevesle bu işe başladım ama sadece heves ve yetenek yeterli mi? Bu soruyu bana soracak olursanız cevabı kesinlikle hayır. Etrafımdaki bir çok kişinin fotoğrafçılıkta yetenekli olduğumu söylemesine rağmen şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki aldığım lisans eğitimiyle birlikte bu meslek adına bir çok teknik ve estetik kazanım elde ettim. Eğitimli halimden önce çektiğim fotoğraflarla şu an çektiğim fotolar arasında bariz farklar görüyorum. Bunu sadece kendi çalışmalarımda değil bu sanata ya da zanaate gönül vermiş kişilerin çalışmalarında da görmekteyim. Eğer kişi fotoğrafçılığa gönül vermişse kesinlikle ve kesinlikle eğitimli olmalı kadrajda neyin nereye konulacağını iyi bilmeli, fotoğrafın temeli olan ışığı ve ışığın fotoğrafta yaratacağı etkileri iyi tanımalı, kullandığı ekipmanla bütünleşmeli ve en önemlisi de ne anlatmak istediğini, neyi göstermek istediğini çok iyi bilmelidir.

Peki fotoğraf sadece makineyle çekmekten mi ibaret?

Bu soru bana geçmişte sorulsa evet diyebilirdim ama şu anki cevabım hayır. Bildiğiniz gibi günümüzde Adobe Photoshop vb bir çok yazılım mevcut. Bunlarla adeta berbat fotoğrafları bile işe yarar duruma getirebilirsiniz ancak tabii ki bir mucize beklenmemeli fakat iyi bir kompozisyon kurulmuşsa bu programlarla inanılmaz güzellikte görseller yaratabilir, anlatımınızı güçlendirebilirsiniz. Tabii bu konuda yine eğitim ve bilgi gerekmektedir. bir fırçanın, bir butonun ne işe yaradığını ayarlarını çok iyi bilmelisiniz ki anlatımınız tam anlamıyla desteklensin…

Profesyonel fotoğraf makinesi alırsam ben de profesyonel fotoğraf çekebilir miyim?

Bu soruya büyük üstat Ara Güler’in “En iyi makine en iyi fotoğrafı çekseydi en iyi daktiloya sahip olan da en iyi romanı yazardı” sözüyle cevap vermem yeterli olacaktır sanırım ve ben de üstadın sözünden sonra “en iyi fotoğraf makinesi beynimiz, en iyi objektif ise gözlerimizdir” diyerek şimdilik hoşça kalın diyorum.

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın