Öne çıkan

BARIŞ FİŞEK

BARIŞ FİŞEK

14 Nisan tarihinde Ankara / Çankaya’da doğdum. Başkent Üniversitesi İletişim Fakültesi, Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü’nden mezun oldum. Mezun olduktan sonra fotoğraflarla uğraşmayı sevdiğim için Grafik Tasarım kursuna gittim ve bir dönem grafikerlik yaptım. Daha sonra İzmir’de ve Ankara’da yerel televizyon kanallarında kameramanlık yaptım. Sonrasında bir dönem tekstil firmasında ürün fotoğrafçılığı yaptım. Aynı zamanda eğitime de devam etmek istediğimden Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü’nde eğitim aldım ve mezun oldum.

Çocukluğumdan bu yana fotoğraf çekmeyi çok sevdiğim için hobi olarak yaptığım fotoğrafçılığı profesyonel anlamda yapmaya başladım ve halen özel gün fotoğrafçılığı yapmaktayım. Tarzımla ilgili dışarıdan güzel geri bildirimler aldığım için ve kamera önünde olmayı da sevdiğimden dolayı Instagram’da kendi giyim tarzıma ait kombinlerimle ve deneyimlediğim ürünlerle ilgili foto paylaşımlar yapmaktayım. Burada da size fikir vermesi amacıyla çoğunlukla deneyimlediğim ürünler hakkında inceleme yazıları yazacağım. Keyif almanız dileğiyle.

İLETİŞİM : sbarisfisek@gmail.com

https://www.instagram.com/silentjune/

https://barisfisek.tumblr.com/

Tadı Güzel Bir Alternatif

Bugün yine Rossmann mağazalarında satılan Altapharma marka efervesan vitaminlerden biraz bahsetmek istiyorum.

Neredeyse her çeşit meyve tadı alternatifi bulunan ve vegan olduğu belirtilen bu ürünün kutusundan 20 adet efervesan tablet çıkıyor. Ben limonlu ve vişneli olanından aldım. yaklaşık bir haftadır da limon aromalı C vitaminini kullanıyorum. Psikolojik mi, vitaminin etkisinden mi bilmiyorum ancak son dört gündür gece uykudan uyanma sorunu yaşamıyorum. Ayrıca gün içinde de daha az yorulduğumu hissediyorum.

15 TL’lik fiyatıyla bir çok muadilinden daha uygun fiyata satılan bu markanın vitaminleri suda saniyeler içinde çözülerek içmeye hazır hale geliyor. Ürünün tadı da içerken zorlamıyor çünkü birçok vitamine göre tadı daha güzel.

Ağır vitamin eksikliği olmadığı sürece ilaç olmadığı belirtilen bu markanın vitaminleri bir çok muadil ürüne ve ilaç içerikli vitamine içimi gayet hoş bir alternatif gıda takviyesi olabilir.

Vişne aromalı, demir ve vitaminler içeren efervesan tabletteki madde miktarları ise şu şekilde:

Yeni bir yazıda daha görüşmek üzere 🙂

Gülümseyin Çekiyorum!

Görseller telif hakkına tabidir

Hep ürünlerden bahsediyorum biraz da meslekten bahsedelim. Sonuçta o ürünleri almak için para kazanmak gerekiyor öyle değil mi? 🙂 Gelin beni bu mesleğe iten olaylara şöyle bir bakalım.

Neden Fotoğrafçılığı Seçtim?

Henüz ben çok küçükken 90’lı yıllarda neredeyse herkes gazete kuponu biriktirirdi. Ailem de bunlardan biriydi. İşte deklanşöre ilk basışım da bu kuponlarla kazandığımız kırmızı bir fotoğraf makinesiyle başladı. Makine elime geçer geçmez ilk iş olarak bir fotoğrafçıda aldım soluğu. Filmin nasıl takılacağını, makineyi nasıl kuracağımı ve film bitince nasıl geriye sarılacağını öğrendikten sonra başladım fotoğraf çekmeye. İlk başlarda çektiğim fotoğraflar tabii ki boşa banyo ve baskı masrafından öteye geçmiyordu. Takmak isterken yaktığım, sarmak isterken parçaladığım filmler de cabası.

Görseller telif hakkına tabidir

Yıllar yılları kovaladı ve lise son sınıfa geldiğimde babama 60’lı yıllarda babaannem tarafından hediye edilmiş ve hiç kullanılmamış Voigtlander Vitoret makine elime geçti. Bu makinenin en önemli özelliği rangefinder bir makine olması. Yani yaptığınız netliği vizörden göremezsiniz ve tamamen göz hesabıyla mercek üzerindeki rakamları ayarlarsınız. Hareketli bir objeyi çekecekseniz de gerçekten sağlam bir ustalık gerektirir. Bu makine bana enstantane, netlik, diyafram gibi teknik anlamda her şeyi öğretti diyebilirim. Bu makineyi uzun yıllar kullandım. Hatta doğa ve manzara çekimleri için yani tamamen hobi amacıyla halen kullanmaktayım. Ancak film banyo eden fotoğrafçılarının sayısının neredeyse yok denecek kadar azalması yüzünden bulduğumuz fotoğrafçılar filmleri çok pahalıya banyo etmekte. Bu yüzden Voigtlander, nadiren kullandığım ve çoğunlukla masamı süsleyen bir antika eşya olarak duruyor.

Her Şey Eğitimle Anlam Kazanır

Yirmili yaşlarımın başında profesyonel bir fotoğraf makinesini oldukça iyi kullansam da çektiğim fotoğraflar basit bir hobiden öteye gitmiyordu. Teknik tamamdı ama estetik açıdan da kendimi geliştirmem gerekiyordu. En önemlisi bir fotoğrafta “neyi” anlatmam gerektiği önemliydi. Büyük ustaların fotoğraflarına sık sık bakarak, kadrajda neyi nereye neden yerleştirdiğini inceleyip anlamaya çalışarak söz konusu dönemde eskiye oranla oldukça kendimi geliştirdim diyebilirim. Ancak yine de bu konuda profesyonel bir eğitim almam gerekiyordu.

Bu zaman zarfında ülkemizin bitmeyen sınavlarından sadece biri olan üniversite sınavına iki kere girdim ancak kazanamadım. Son bir kez daha şansımı denedim ve bu kez daha mantıklı bir tercih yaptım. Sonuç açıklandığında Başkent Üniversitesi, Radyo, Tv ve Sinema bölümüne yerleştiğimi öğrenmiştim. Açıkçası son kez gireceğim bu sınavda aslında yazacağım bölüm kafamda iyice netleşmişti. Benim matematikle, sayılarla işim olamazdı. Benim işim görselliğe dayalıydı. Estetikti. Bu bölümü tercih ettiğim için çevremden çok fazla eleştiri aldım. Madem vakıf üniversitesine gidecektin neden hukuk yazmadın, neden mühendislik yazmadın, neden şunu yapmadın gibi çoğu tamamen cahilce kurulan, yaşadığımız gerçeklikten uzak cümlelere maruz kaldım. İşsiz kalacağım konusunda haklılar mıydı derseniz evet haklılardı. Ancak günümüzde mühendislerin, mimarların ve daha bir çok farklı bölümden mezun insanın da işsiz olduğu bir ülkede artık pek geçerli bir durum değil. En azından sadece beni kapsayan bir durum değil. Bu insanların çoğunun da işsizliklerini bir şekilde saklamaya çalıştıklarını gözlemlemekteyim.

Sonunda istediğim bölüme yerleşmiştim. Hazırlıkla birlikte beş sene süren eğitim sürecinde estetik açıdan bir çok kazanım elde ettim. Üst sınıflarda seçmeli olan fotoğrafçılık derslerinin tamamını aldım. Onur öğrencisi olarak da mezun oldum. Ancak okuldaki başarı günlük hayatımda da sürecek miydi? Her türlü insan kayırmacılığının olduğu bir ülkede bu mümkün müydü? Bu arada ikinci üniversiteyi de yüksek onur öğrencisi olarak bitirdiğimi ülkedeki durumun ne kadar vahim olduğunu anlamanız için belirtmem gerekir…

Milli Sorunumuz: İşsizlik

Bir kısır döngüye dönüşen işsizlik zamanlarım başlamıştı. Üniversite son sınıftan itibaren yapmaya başladığım fotoğrafçılık işini hali hazırda yapıyordum. Eşe dosta çektiğim fotoğraflardan en azından cep harçlığım çıkıyordu. İşsizlik askerlik sonrası da bir müddet devam etti tabii ki. Önüme gelen her yere öz geçmiş bırakırken bir yandan da fotoğraf çekmeye devam ediyordum. İzmir’de bulunduğum dönemde yerel bir televizyon kanalında kameraman olarak işe başladım. Oldukça yoğun olan bu meslekte zaman buldukça gelin damat çekimlerine de yetişerek ek gelir elde etme çabasına girmiştim. Ancak şunu da belirtmeliyim ki çalıştığım kanal ne yazık ki düzgün bir iş yeri olmadığı için ne aldığımız üç kuruş maaş zamanında yatardı ne de sigortamız adam akıllı zamanında yatırılırdı… O yüzden ek gelir elde ettiğim bu çekimleri zaten yapmak zorundaydım.

Aradan iki yıl geçmişti ve aylıklarımız hiç yatırılmadığı için işten ayrılmak zorunda kaldım. Bedavaya onca mobbing’e maruz kalmak hiçte akıl karı değildi. Zaten ayrıldığım da isabet oldu. Ailemin sağlık sorunları neticesinde Ankara’ya dönme kararı almıştık. Ankara’da bir yandan iş ararken bir tekstil firması tarafından ürün fotoğrafçısı olarak çağrıldım ve işe başladım. Elemanlar arıyoruz olarak verilen iş ilanı aslında tek bir kişiyi kastediyordu. Bir dönem çalıştığım bu yerde de yoğun mobbing ve dedikodu vardı. Zaten ilanda fotoğrafçı olarak belirtilen pozisyon işe başlayınca kağıt üzerinde ve fiilen grafikerliğe dönüşmüştü. Bu iş yerine de kısa bir dönem dayanabildim.

İşten ayrıldıktan sonra artık tamamen en iyi bildiğim işe yöneldim. Yani özel gün fotoğrafçılığına… Tamam düzgün bir geliri yok elbet ama en azından özgün olabildiğim kimseyi işime müdahale ettirmediğim tek iş buydu.

Görseller telif hakkına tabidir

Görsel açıdan gerçekten kaliteli bir iş isteniyorsa kesinlikle o kişinin özgün çalışması gerektiğini düşünenlerdenim.

Fotoğrafçı Sadece Fotoğraf mı Çeker?

İlk yazılarımdan birinde de sanıyorum bundan bahsettim ama tekrar söylemeliyim ki eskiden olsaydı evet fotoğrafçı sadece fotoğraf çekerdi denilebilir. Ancak artık hiçbir şey eskisi gibi değil. Makinenin dijitalleşmesi bir yana dursun aslında asıl iş fotoğrafı çektikten sonra başlıyor diyebiliriz. Fotoğrafçılığı profesyonel anlamda yapıyorum ve bunu meslek haline getirdim diyen birinin ünlü fotoğraf düzenleme yazılımlarından en az birini mutlaka bilmek zorundadır. Tabii ki bu programları da kullanırken sadece teknik bilgi yetmiyor. Kişinin bu programlardaki filtreleri, araçları kullanarak “neyi” göstermek, neyi anlatmak istediği büyük ölçüde önem kazanıyor.

Ben bu konuda da eğitim almak istedim ve bilgisayarlı grafik tasarım kursuna gittim. Bu kurs sayesinde başta Photoshop olmak üzere bir çok güncel fotoğraf işleme yazılımı hakkında bilgi sahibi oldum. Ancak tabii görsel bir şeyler üretiyorsanız sadece bu programları kullanabilmek işin sadece yarısını hallediyor. Diğer yarısı ise tamamen sizin yaratıcılığınıza kalmış.

Müşteri Yoğunluğu Nasıl?

Maalesef müşteri talebi fazla olan bir iş değil fotoğrafçılık. Özellikle benim gibi freelance çalışıyorsanız bunun tek olumlu yanı dükkan kirası gibi bir çok maddi baskıya maruz kalmıyorsunuz ama bir dükkana göre de daha az kazanıyorsunuz. Çünkü bizim insanımızda bilindiği üzere mekan takıntısı vardır. Adres belli olacak yani 🙂 Ancak son zamanlarda sponsorlu İnstagram ve Facebook reklamları sayesinde bir çok insana ulaşabilirsiniz. Ancak bu meslek daha çok dönemsel bir iş. Yani sadece mezuniyet ve gelin damat mevsimlerinde para kazanabilirsiniz. Onun dışında zor.

Ben bazı fotoğrafçıların yaptığı gibi bir düğün salonuna gidip şipşak fotoğraf çekimleri ya da halay çekenlerin video çekimlerini gerçekleştirmiyorum. Örneğin bir grup mezuniyet çekimi yapılacaksa 5-6 kişiden fazla kişiyi kabul etmiyorum. Bunun en önemli sebebi estetik görüntüler üretmeye çalışıyor olmam. Ürettiğim görüntülerin kalitesinin asla şu anki standartının altına düşmesine izin vermiyorum.

Görseller telif hakkına tabidir

Çekim Ücreti Ne Kadar?

Ben albüm işine girmiyorum. Kişilere fotoğraflarının düzenlenmiş hallerini ve geriye kalan ham fotoğrafların hepsini Gmail vasıtasıyla teslim ediyorum. Baskı ve albüm işine girmediğimden dolayı gayet makul ücretler talep etmekteyim. Bunu suistimal etmeye çalışanlar da oluyor tabi 🙂 Ama müşteriden talep edilen çekim ücreti piyasa fiyatına göre oldukça makul. Ben fotoğraflara gerçekten emek veriyorum. Bir günde 20 kişinin fotoğrafını çekip bunları acele acele düzenleyip gönderirseniz o iş estetik bir iş olmaz. ben bir fotoğraf için PC başında saatlerce zaman harcıyorum çünkü bu işi gerçekten severek yapıyorum.

Görseller telif hakkına tabidir

Müşterileriniz Kimler?

Müşterilerim genellikle gelin damat fotoğrafı, mezuniyet fotoğrafı, blogger çekimi, butik çekimi ve tamamen kişisel fotoğraf çekimi yaptırmak isteyen müşterilerden oluşuyor.

Çekim Yaptırmak İsteyenler Nasıl Ulaşabilir?

Çekim yaptırmak isteyen müşteriler bana sbarisfisek@gmail.com adresimden ulaşabilirler. Ayrıca “baris_photo_art” kullanıcı adlı İnstagram hesabımdan dm yoluyla da ulaşabilirler.

Kuru ve Kırışık Ciltlere Keçi Sütlü Krem Takviyesi

Bugün sizlere Rossmann mağazalarında gördüğüm ve hemen deneyimlediğim Ziaja Keçi Sütü El ve Tırnak Kreminden bahsetmek istiyorum.

Oldukça hoş bir kokusu olan bu krem gittikçe soğuyan havalarda çatlayan elleriniz için oldukça etkili bir ürün. Fotoğrafçı olduğum için soğuyan havalar ellerimi aşırı derecede etkiliyor. Ne yazık ki fotoğraf makinesini eldivenle tam hissedemediğim için eldiven de takamıyorum. Bu da ne yazık ki ellerimde çatlak olarak bana geri dönüyor. Şu zamana kadar sürdüğüm bir çok el kremi soğuk havalara karşı yoğun formüllü olduğu iddia edilmesine rağmen tam bir rahatlama sağlamadı ancak yaklaşık üç gündür kullandığım bu krem sayesinde ellerimdeki kuruluk hissinden ve çatlaklardan büyük ölçüde kurtulduğumu söyleyebilirim.

Ayrıca bu ürünün tırnak çatlaklarını ve kırıklarını önlemede de etkili olduğu belirtilmekte.

http://www.rossmann.com.tr sitesinden ve şubelerinden şu an 15.90 TL’ye satın alabileceğiniz bu ürünün bilgileri şu şekilde:

• Kuruma ve kırışma eğilimli ciltler için uygundur.
• Yoğun nemlenme sağlar.
• Deriyi daha yumuşak ve esnek yapar.
• Dış derinin yeniden canlanmasını sağlamaya ve kaba deriyi yumuşatmaya yardımcı olur.
• Tırnakların güçlenmesine, bölünmelerini ve kırılmalarını engellemeye destek olur.

Kullanım / Uygulama Önerisi:
Az miktar bir krem ile ellerinize masaj yapın.

Keyifli bir pazar geçirmeniz dileğiyle… 🙂

Seste JBL Dönemi

Günümüzde taşınabilirlik ve pratiklik anlamında müzik keyfinde yeni bir dönem başlatan JBL 1 Ocak 1946 tarihinde ABD’de Harman International adlı şirketin çatısı altında James Bullough Lansing tarafından kurulmuştur. JBL, ismini kurucusunun ad ve soyadının baş harflerini alır. Harman 8 milyar dolar kaşılığında Samsung tarafından satın alınmış ancak Samsung, ses konusunda profesyonel olan bu Harman şirketinde önemli bir değişikliğe gitmemiştir.

Profesyonel kullanıcılara ve ev kullanıcılarına ses sistemleri üreten bu firmanın bana mavi renkli olanı hediye olarak gelen Flip 4 isimli bluetooth hoparlöründen biraz bahsetmek istiyorum.

Daha önce kullandığım Go modelinden oldukça farklı bir model olan Flip 4, ses kalitesi olarak küçük boyutundan beklenmeyecek kalitede pürüzsüz ve yüksek bir sese sahip. Bu hoparlörde en çok dikkatimi çeken özellik, sesi sonuna kadar açmama rağmen bas ve tizleri bozmaması, hiçbir şekilde müzik kalitesinden ödün vermemesi oldu. Ayrıca kablosuz mesafesini de denemelerimde oldukça beğendim. Müzik kaynağından metrelerce uzaklaşmama rağmen herhangi bir kesinti yaşamadım. Hoparlörü bir odada kullanacaksanız, müziğin güçlü ve tok gelmesini istiyorsanız hoparlörü mutlaka yerde ya da yere oldukça yakın bir mesafede konumlandırmanızı tavsiye ederim. Hoparlör bu şekilde konumlandırıldığında açıkçası sesin nereden geldiğini görmezsem oldukça büyük bir hoparlörden geldiğini düşünebilirim.

3000 mAh pille birlikte gelen Flip 4, 12 saat kesintisiz çalışma vaat ediyor. Cihazın üzerinde pil göstergesinin yer alması da oldukça iyi düşünülmüş. 1PX7 özelliğine sahip olan cihaz yarım saate kadar 1 metre derinlikte suya dayanıklı. Bu da Flip 4’ü havuz kenarı, duş vb her türlü ıslak ortamda kullanabileceğiniz anlamına geliyor. Ancak ben Casio F 91 kol saati haricinde hiçbir su geçirmez cihazımı havuzda, denizde ya da duşta kullanmayan biriyim… O yüzden nemli ortamlarda kullanmayı düşünmüyorum.

Flip 4’ün kurulumu da çok kolay. PC ve telefonunuza saniyeler içinde bağlayabiliyorsunuz. Ayrıca Flip 4 aynı anda iki cihaza birden bağlanabilme özelliğine de sahip. Bu da cihazlar arasındaki geçişi oldukça hızlı hale getiriyor.

Cihaz dış görüntü olarak da oldukça güzel bir tasarıma sahip. Su geçirmezlik özelliğine sahip olduğu için sert ve yumuşak plastikle düşme ve darbelere karşı korumaya alınmış. Ses çıkış gücünü düşünürsek cihaz gerçekten taşıma anlamında hafif diyebileceğimiz bir cihaz. Boyutları ise her yere taşımak için uygun. Cihaz, kolay taşınabilmesi ve bir yere bağlanabilmesi için üzerinde taşıma ipi de hazır takılı şekilde geliyor.

Cihazın Bazı Teknik Özellikleri:

  • Kablosuz Bluetooth Akışı
  • 12 saate kadar müzik çalabilme
  • IPX7 Su Geçirmez
  • JBL Connect +
  • Ses Yardımcısı Entegrasyonu
  • JBL Bas Radyatörü
  • Dahili Mikrofon sayesinde telefon görüşmeleri yapabilme
  • Dayanıklı malzeme
  • JBL Connect+ Özelliği
  • IPX7 teknolojisi ile suya karşı dayanıklı
  • Uygulama üzerinden Siri ve Google Now’a hızlı erişim
  • Aynı ses kaynağından 100’den fazla Flip 4 hoparlör bağlantısı kurulabilir
  • Bluetooth Versiyon: 4.2
  • Giriş bağlantıları: AUX – in ve Bluetooth
  • Pil ile Dinleme Süresi: 12 saate kadar (ses seviyesine bağlı olarak değişiklik gösterebilir)
  • Pil şarj süresi: Adaptör ile 3.5 saat 

Kısa süreli incelemem sonucu cihazdan son derece memnun kaldığımı söyleyebilirim. Eğer bir Bluetooth hoparlör almayı düşünüyorsanız teknoloji marketlerinde elbette bir çok alternatif markayla karşılaşacaksınız ancak JBL bu konuda gerçekten rakipsiz bir marka.

Bol müzikli ve kahveli bir hafta sonu geçirmeniz dileğiyle 🙂

Yerel Bir Atıştırmalık

Bugün sizlere tarihi, mimari dokusuyla, konaklarıyla dikkat çeken turistik Beypazarı ilçesinin herkes tarafından bilinmeyen bir lezzetinden, Beypazarı kurusundan bahsetmek istiyorum.

Başkentimizin evleri, havucu, sodası, gümüşü ve daha barındırdığı bir çok özelliği ile meşhur Beypazarı ilçesinin en ünlü lezzetlerinden birisidir Beypazarı Kurusu. Ankara’da hafta sonlarında canımız sıkılınca hadi Beypazarı’na gidelim hem fotoğraf çekeriz hem de kuru alırız diyerek sık sık yola çıkarız ve dönüşte arkadaşlara ve tanıdıklara da verilmek üzere paket paket Beypazarı kurusuyla geri döneriz.

Ankara’nın meşhur atıştırmalığı denilebilecek Beypazarı kurusu meşe odunu yakılarak taş fırınlarda pişirilir ve yaklaşık 12 saat kadar bekletilerek peksimet halini alır. Çok lezzetli olan bu atıştırmalığın mutlaka çaya batırılarak yenilmesi önerilir.

Un, tereyağı, süt, tarçın, yaş maya, tuz ve mahlep kullanılarak üretilen Beypazarı kurusu civar illerden gelen ziyaretçilerin ve yabancı turistlerin en çok talep ettiği yiyecekler arasında başı çekmektedir. Kökenleri Oğuzlara kadar uzandığı söylenen göçebe bir kültürün mirasıdır Beypazarı Kurusu. Osmanlı döneminde de askerlerin azıkları arasında yer almıştır. Oldukça doyurucu bir özelliği olan Beypazarı kurusu günümüzde satılan paket atıştırmalıklara göre oldukça sağlıklı bir tercihtir.

Beypazarı’na gittiğinizde hemen hemen her fırında bulabileceğiniz Beypazarı kurusunun “yaş” olanları da mevcut. Yaş olan Beypazarı Kurusu dişleri peksimet sertliğinde olanı yiyecek kadar sağlıklı olmayanlar veya yaşlılar için, lezzetinden ödün verilmeden üretilmiş daha yumuşak bir alternatiftir.

Bazı hipermarketlerde de satılan Beypazarı Kurusu’nu çoğu yerde deneyimlediğim için mümkünse kendi yerinde yani Beypazarı’nda yemenizi tavsiye ederim.

Biz Beypazarı kurusunu genellikle kahvaltılarda ve akşamüstü olduğunda çayla birlikte yemeyi seviyoruz. Fırsat bulursanız mutlaka bir tadına bakın derim. O zaman Afiyet olsun 🙂

Instagram: silentjune

Kaliteli ve Uygun Fiyatlı Samsung Galaxy A70

Nokia efsanesi sona erdikten sonra kendimi bildim bileli Samsung kullanıyorum. Yaklaşık beş yıldır kullandığım Samsung Galaxy Note 3 cihazımın bataryası iyice eskimişti. Telefonumun performansından gayet memnun olduğum için ilk başlarda sadece bataryayı değiştirmek yeterlidir diye düşündüm ancak durum hiç düşündüğüm gibi olmadı.

Yeni ve orijinal bir batarya almak için Ankara’da, tabelasında KVK yazan bir dükkana girdim. İçerideki adam 10 dk bekleyin abi depodan bataryayı alıp hemen getiriyorum dedi. Yaklaşık yarım saat sonra batarya geldi. Gerçekten ambalajı orijinal duruyordu her şey yolunda gibiydi. Ürünün bedeli olan 100 TL’yi ödedim ve dükkandan çıktım. İlk başlarda güzel çalışan batarya 1 hafta sonra aynı eskisi gibi aniden bitmeye, hatta % 30 dan sonra kapanmaya bile başladı… Sonra dikkat ettim ki aldığım bataryanın birebir aynısı İnternet’te 50 TL’ye satılıyor. Meğerse ürün orijinal değil, orijinal olanın birebir kopyası bir ürünmüş… Peki geri götürüp uğraştım mı? Hayır… Zaten adam 1 hafta garantili abi demişti… 🙂 Sadece şikayetlerin yazıldığı bir siteye durumu yazıp güzelce reklamlarını yaptım, daha fazla da uğraşmadım…

Yeni Bir Telefon Arayışı

Görüldüğü üzere emektar Note 3’ün orijinal bataryasını bulmak oldukça zordu. İnternet’te satılanlar da zaten benim aldığımın aynısıydı. Açıkçası ülkede orijinal batarya bulmak gerçekten zor iş. Öyle bir soğudum ve bu piyasanın esnafına olan güvenimi öyle bir kaybettim ki kendi bayisine gitmek bile gelmedi içimden. Derken telefon arayışına geçtim. Bir çok yeni model çıkmıştı. Acaba amiral gemisi olarak tabir edilen Note 10 Plus’ı mı almalıydım ya da Huawei’nin P30 Pro’sunu mu?… Ben sadece amiral gemisi olan modellere odaklanmışken birden aklıma İnstagram hesabımda anket yapmak geldi. Dışarıda hiçbir tanışıklığım olmayan takipçilere hiçbir bütçe belirtmeden “yeni telefon almak istiyorum sizce hangi marka ve modeli almalıyım” benzeri bir soru sordum ve herkesin görebilmesi için yaklaşık iki gün boyunca hikayede kalmasını sağladım. Iphone’un çeşitli modelleriyle ve Samsung A70 arasında süren savaşı Samsung A70 kazanmıştı…

Neyin Nesiydi Bu A70?

Açıkçası ilk başlarda hiç dikkate almamıştım bu cihazı. Nasılsa yine bir amiral gemi alıp geçecektim ve bu da Note 10 Plus olacaktı ki İnternet’ten sıkı sıkıya bir araştırma yaptım ve cihaz gerçekten amiral gemi özelliklerini taşıyordu. Ekranı piyasadaki tüm telefonlardan büyüktü. İşlemci hızı, grafik performansı da vereceğiniz paraya göre inanılmazdı… Epey bir kıyaslamanın ardından ben telefonla ne yapıyorum diye kendime sordum. Note 10 alsaydım kalem ne işe yarayacaktı? Daha önce eskittiğim iki Note serisi telefonun kalemini çok nadiren kullanmıştım. Oyun delisi olmamama rağmen A70 zaten bunun için gerekli performansı da barındırıyordu. A70’in 6.7 inçlik dev ekranı da zaten gelecek olan Note 10 Plus ile aynı büyüklükteydi ve buna ek olarak bataryası da Note 10 Plus’tan daha yüksek kapasiteliydi.

Peki Bu Kadar İyi Bir Cihaz Neden Ucuz?

Sorunun cevabı aslında tamamen detaylarda gizli. Bunların en gözle görüneni suya ve toza dayanıklılık sayılabilir. Samsung Galaxy A70, suya ve toza dayanıklılık vaat eden bir model değil. Diğer farklara gelecek olursak kamerasında optik zoom yok, video çekerken optik imaj sabitleyici yok, kablosuz şarj özelliği yok, kalemi yok, Note 10 Plus gibi gorilla glass 5 değil de 3 kullanılmış vs daha bir çok ince detay var… Bunları üst üste koyduğunuzda cihazın neden amiral gemilere göre daha uygun fiyatlı olduğunu anlıyorsunuz.

Peki Bu Detaylar için Binlerce TL Ödemeye Değer mi?

Bu sorunun cevabını vermeden önce kendinize ben bu telefonla neler yapacağım sorusunu sormalısınız. Kendimden örnek vermek gerekirse daha öncede belirttiğim gibi daha önce hep Note serisi cihaz kullandım ve kalemlerini de çok nadiren kullandım. Daha önce kullandığım Note 3 telefonumun ekranı da Gorilla Glass 3’tü ve hiçbir problem yaşamadan tam 5 sene kullandım. Suya ve toza dayanıklılık olayına gelince 20 bar suya dayanıklı, tamamı paslanmaz çelik dalgıç saatimi su damlasından bile sakınırken telefonun suya toza dayanıklı olması benim için bir şey ifade etmiyor. Şimdiye kadar telefonumu kabloyla şarj ettim o yüzden şarjın kablosuz olması da benim için bir şey ifade etmiyor. Zaten A70’in kutusundan 25 Watt gücünde hızlı şarj adaptörü çıkıyor. 4500 mAh’lık batarya zaten sizi hiç üzmüyor. Etkin kullanımla bile şarj rahat şekilde bir günü çıkartıyor.

Gelelim kamera işine… Ben profesyonel fotoğrafçı olduğum için bir akıllı telefonun kamerasındaki 2x 4x 10x optik zoom gibi özellikler bana göre tamamen bir kandırmacadan ibaret. Bazı cihazlar bu sınırı az da olsa geçiyor ama açık şekilde kaliteden ödün veriyorlar. Zaten mercek bileşenlerinin kaliteli ve etkin bir zoom yapabilmesi için oldukça uzun bir alanda hareket etmeleri gerekir ki zaten bu incecik cihazlarda söz konusu hareket için gerekli alan yok. Optik zoom’u sonuna kadar yaptığınızda zaten çıplak gözle ne görüyorsanız o açıyla görüyorsunuz. Cihazın kamerasının açısı zaten normal açıdan daha geniş olduğu için zoom yapmış gibi oluyorsunuz. DSLR makinem varken zaten neden telefonla zoom yapmalıyım ona da hiçbir zaman anlam veremedim. Optik imaj sabitleyici video için güzel bir özellik ancak A70’in videolarında da bu elektronik olarak sağlanmış bu nedenle bariz bir sarsıntı göremedim. Profesyonel ve estetik açıdan iyi bir video istiyorsam akıllı bir cihaz yerine yine DSLR makine tercihim olurdu.

A70’in kamerasındaki geniş açı özelliğinin gerçekten hoşuma gittiğini belirtmeliyim. 123 derecelik geniş açıyla fotoğraf çekmenizi sağlayan 8 mp’lik bu kamera Samsung harici bir çok markanın geniş açı vaat eden cihazından daha üstün. Samsung cihazların geniş açı kamerasını teknoloji marketlerde bir çok cihazla kıyasladım ve bu konuda gerçekten Samsung’tan iyisine rastlamadım. Ayrıca A70’in 32 mp çözünürlükteki f 1.7 diyafram açıklığındaki ana kamerasının da gerçekten bir akıllı cihaza göre çok başarılı olduğunu belirtmeliyim. Cihazda yazılımsal olarak sağlanan arka plan bulanıklığı da gerçekten çok başarılı şekilde sağlanmış. Bu şekilde çekilmiş portrelere dikkatli bakmazsanız DSLR makineyle çekildiğine bile inanabilirsiniz.

Sonuç

Yüksek performanslı, uygun fiyatlı, geniş ekranlı, iyi fotoğraf çeken, şarjı uzun dayanan, kullanışlı bir cihaz arıyorsanız A70 tam size göre bir cihaz.

Kalemsiz yapamam, elma görmezsem ya da göstermezsem kendimi kötü hissederim, arabama binince kablosuz şarj ederim, yağmurlu romantik günlerde ya da duşta telefonla konuşurum, telefonum 4 salise daha hızlı olmazsa üzülürüm, bazen 2G’nin bile düzgün çalışmadığı ülkemizde telefonumda 5G özelliği olmazsa eksiklik hissederim, ÖTV’yi fazla ödemezsem üzülürüm gibi takıntılarınız varsa amiral gemi bir model için binlerce TL daha fark ödemeniz gerekmekte…

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere 🙂

Instagram Adresim: silentjune

Güzel Vakit Geçirmek İstediğim Zamanlar

Bugün sizlere neredeyse her gün gittiğim bir mekandan bahsetmek istiyorum; Ankara’nın Eryaman semtinde bulunan Kaşmir Center içindeki Kahve Dünyası… Kahve Dünyası’na çok sık giderim ama bu şubenin en önemli özelliği “Al Götür” bir şube olması. Yani Starbucks’ta olduğu gibi self servis bir şube. Bu mekandan bahsetme sebebim haftanın her günü kafa dinlememe olanak veren bir şube olması. Hatta şu an bu blog yazısını da söz konusu mekanda yazmaktayım.

Kaşmir Center’daki Kahve Dünyası’nı bilenler neden hemen karşıda duran Starbucks’a ya da bitişikteki Coffee Mania’a değil de buraya gidiyorsun diyebilir. Burayı tercih etme sebebim oturma düzeni, daha sakin bir ortam olması ve tabii ki Türk Kahvesi’nin eşsiz lezzeti. İsmi geçen diğer kahve dükkanlarının da kahveleri tabii ki tartışmasız güzel ancak iş damak zevki olayına gelince tercihler daha farklı olabiliyor. Özellikle Türk Kahvesi içeceksem Kahve Dünyası’nı tercih ederim.

Bir diğer tercih sebebim de Kahve Dünyası’nın başarılı bir mobil uygulaması olması. Bu uygulama sayesinde her alışverişinizde Çekirdek biriktiriyorsunuz. Bu çekirdekler biriktikçe para yerine geçiyor ve aldığınız kahvenin fiyatından düşürebiliyorsunuz. Uygulamanın bir diğer güzel özelliği ise biri bizden kampanyalarının olması. Yapacağınız al götür kahve alışveriş sayısı altı adeti bulduktan sonra bir adet istediğiniz boyda kahveyi ücretsiz alabiliyorsunuz. Aynı zamanda tadı damağınızda kalan çikolatalarıyla da bu mekan favori kahve dükkanı listemde başı çekiyor.

Bu şubede düzgün çalışan bir kablosuz internet olması, cam kenarlarında ve ortada bulunan uzun masalarda elektrik prizi bulunması da İnternet’teki işlerinizi kolaylıkla halledebileceğiniz, hatta öğrenciyseniz ders çalışabileceğiniz anlamına geliyor. Ben neredeyse blog yazılarımın çoğunu bu şubede yazıp yayına veriyorum. Yani etrafta dikkatinizi çok fazla dağıtacak sandalye sesleri, rahatsız edici müzik sesleri duymadığınız için yaptığınız işe sıcacık kahvenizle birlikte kolayca odaklanabiliyorsunuz. Görsel olarak da göz okşayan bu mekanda zamanın nasıl geçtiğini de anlamıyorsunuz.

Ankara’ya yolunuz düşerse ya da Ankara’da yaşıyorsanız mutlaka Kaşmir Center’da bulunan Kahve Dünyası’na uğrayın derim.

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere bol kahveli bir hafta sonu dilerim 🙂

Blog Yazılarım hakkında İlkses Gazetesi'nde yayınlanan haber

http://ilksesgazetesi.com/haberler/guncel/blog-yazilariyla-dikkat-cekiyor-82704

Instagram platformunda yüzlerce takipçiye çektiği fotoğraflarla ulaşan İzmirli Fotoğraf Sanatçısı Barış Fişek, son günlerde giyim tarzı ve modelliğiyle ön plana çıktı. Kamera önünde olmayı da kamera arkasında olmak kadar sevdiği belirten Fişek, giyim tarzı kadar yazılarıyla da yeni açmış olduğu blog sayfasında dikkatleri üzerine çekmekte.

Müşterisinin Dikkatini Çekti

Bir fotoğraf çekimi esnasında müşterisinin, Fişek’in kol saatini fark etmesi ve giyim tarzını hoş bulması üzerine ettiği birkaç cümle üzerine bu yolda ilerleme kararı alan Fişek, giyim tarzı üzerine blog açma kararı aldı. Kendi giyim tarzı ve düşüncelerini sosyal medya üzerinden paylaşmaya başlar. Türkiye’de ve dünya üzerinde birçok kişinin kendisini bir blogger olarak ifade ettiğini söyleyen Fişek, bu kullanıcıların imla kurallarına uymayarak bomboş içerikler ve kalitesi düşük fotoğraflar paylaşarak bilgi kirliliği yarattığını ve blogger olma temelinin yüksek kalitede fotoğraflar ve imla kurallarına uymakla atılabileceğini söyledi. Bazı Instagram kullanıcılarının da takipçi ve beğeni satın alarak kendilerini ön plana çıkarmaya çalıştığını ve bunu doğru bulmadığını söyledi.

Deneyimlerini Paylaşıyor

Kendisini takip eden kullanıcıların 18 ile 30 yaş arasında olduğunu belirten Fişek, “Fotoğraflarımın oldukça kaliteli ve dikkat çekici olduğu yönünde geri bildirimler aldım. Yıllardır fotoğraflarını çektiğim müşterilerimin kadrajdaki duruşlarından giyim tarzlarındaki artı ve eksi yönlerine kadar en detaylı şekilde inceleyerek bu konuda oldukça deneyim sahibi oldum. Kendi giyim tarzımla bu deneyimleri fotoğrafçılıktaki teknik ve estetik bilgilerimle de birleştirerek sosyal medya platformlarında kullanıcıların dikkatini çekmeye başladım. Bunun devamını da başarılı bir şekilde getireceğime inanıyorum” diye konuştu.

Sosyal Medyanın Artan Gücü

Sosyal medyanın her geçen gün gücünün arttığını söyleyen Fişek, “Sosyal medyanın artan gücü, kullanıcıların ön plana çıkma ve keşfedilme istekleri farklı bir akıma yol açmaya başladı ve bu da profesyonel fotoğrafçılığa yeni bir kol daha oluşturdu. Günümüzün akıllı telefonlarında bulunan gelişmiş kameralar çoğumuza yetse de artık benzer görüntüler ve benzer açılardan çekilmiş kareler gitgide kullanıcılara yetersiz gelmeye başladı. Böylelikle kullanıcılar sosyal medyada paylaşmak için profesyonel fotoğraf çeken kişilere başvurmaya başladı” dedi.

Kaynak: http://ilksesgazetesi.com/haberler/guncel/blog-yazilariyla-dikkat-cekiyor-82704

2019 VEDA EDERKEN…

Aslında az gibi görünen 365 güne genel olarak dönüp baktığımda meğer hayatımda olumlu ya da olumsuz ne kadar çok değişiklik olmuş… Ancak olumluları olumsuz olanlarla kıyasladığımda olumsuz değişimlerin hayatımı her sene daha fazla istila etmeye başladığını fark ettim.

Aile büyüklerinin, sevdiğim insanların hastalanması ve bazılarının vefat etmesiyle beraber gittikçe artan yalnızlık korkusu. Bunun üzerine her sene enflasyona daha fazla yenilen gelir, işsizlik, her şeyin adeta ülkede düz duvar haline gelmesi nedeniyle imkansızlıkların artması gibi sebepler de eklenince geçen 365 gün adeta bir kabusun kısır döngüye girmesi gibi geliyor insana…

Olumsuz Değişimlerin Şiddeti Neden Her Sene Daha Fazla Artıyor?

Aslında bu sorunun benim açımdan tek cevabı var: “Maddiyat”… Gelin X kişisi örneğinden gidelim. X kişisi geri kalmış bir ülkede yaşıyor, bir üniversiteye girebilmek için sınavla boğuşuyor, belki ilk senesinde değil de bir kaç senede istediği bölüme giriyor, bin bir çaba sarf ederek üniversiteyi bitiriyor, pat diye karşısına işsizlik çıkıyor, işin adeta loto gibi şansa kaldığı bir sınava memur olmak için üst üste giriyor ve tabii ki kazanamıyor. Çok sevdiği bir alanda akademisyen olmak için yetenek sınavlarına giriyor ama tüm yeteneğine, isteğine rağmen önceden belirlenmiş kişilerin kabul edildiğini görüyor, hatta itiraz ediyor ama hiçbir şey değişmiyor. Eh ne yapsın o olmuyor bu olmuyor X kişisi sonunda İş – Kur denilen yere iş bulmak için gidiyor. Aldığı cevap adeta insanı hayrete düşürüyor. Sen üniversite mezunusun biz daha çok fabrikada işçi olarak çalışacak kişilere hitap ediyoruz o yüzden şansın çok zayıf… Çalmadığı kapı, CV göndermediği firma kalmıyor X kişisinin. Üstüne üstlük bir de çevresindekiler tarafından sen iş seçiyorsun, işsizlik diye bir şey yok diye suçlanıyor… Bir gün bir şekilde asgari ücretle de olsa bir işe giriyor tabi. Ama orada da aylarca maaş ödenmiyor. Ödense de borçlandığı için aldığı toplu paranın hayrını göremiyor… İşte bu sebeplerle işten ayrılmak zorunda kalıyor ancak çalıştığı iş yeri sigortada da yolsuzluk çevirdiği için işsizlik maaşı bile alamıyor.

Her neyse X kişi bir gün kara kara düşünüp evde otururken birden kapı çalıyor. O da ne! iadeli taahhütlü bir mektup hem de üzerinde İş-Kur falan yazıyor! Hemen imzayı atıp zarfı teslim alıyor. Bir bakıyor ki devlet tarafından GSS (genel sağlık sigortası) adında bir şeyle binlerce lira borçlandırılmış. Yani X kişisi hem işsiz aynı zamanda da devlete gittikçe borçlanıyor. Ödemezse sağlıktan faydalanamıyor vs. Ama böyle olur mu bu? Bunun tam tersi olması gerekmiyor muydu?! Ee birilerinin oğlunun, kızının, akrabalarının tahsili bile yokken zenginleşiyor ama ben neden bunlarla uğraşıyorum neden hayat bana ve benim gibi olanlara çok zor diye isyan bayrağını çekiyor…

X kişi bunlarla uğraşırken bir de bakıyor ki yıllar geçmiş, yolun yarısı bitmiş de gidiyor zaten. Aynaya baktığında saçlarının beyazladığını fark ediyor. O an içini değişik bir düşünce kaplıyor. Al işte bir yıl daha geçti gitti, hep aynı, hep birbirinin arttırılmış dozlardaki tekrarı… Çevresinde hastalanan, ölen yakınlarını düşünüyor. Bu insanlar bunca yıl okudu, çalıştı, ben ve benimle aynı durumda olanların hiçbir zaman sahibi olamadıkları meslekleri icra etti. Eh ne oldu şimdi? Neden hastalar? Hayatlarının en güzel çağları olması gerekmiyor muydu? Boynunda fotoğraf makinesi asılı yabancı yaşlı turistler gibi gezmeleri gerekmiyor muydu? Neden böyle acı içinde kıvranıyorlar? Bu işte bir yanlışlık var dedi X kişisi.

Sonunda X kişisi olayları akışına bırakmaya karar verdi. Nasılsa öyle de olmuyordu böyle de olmuyordu. Bu zamana kadar elinden geleni yapmıştı ve bilinçli olarak “öğrenilmiş çaresiz” haline getirilmişti X kişisi.

Sonuç Olarak…

Kendime dönecek olursam 2020 benim için bir kurtuluş yolu olur mu ya da alternatif bir çıkış yolu olur mu bilemem. Ancak tek dileğim her şeyden önce sağlıklı, huzurlu, kayıpsız bir yıl olması.

Yazımı okuyan herkese sağlıklı, mutlu ve kayıpsız bir yıl dilerim. Hiçbir şey dert etmeye değmez. Sevgiyle kalın 🙂

Bloggerların Vazgeçilmezi "Daniel Wellington"

Bugünkü yazımda özellikle Instagram’da bloggerların kollarında sıkça gördüğümüz Daniel Wellington marka kol saatlerinden bahsetmek istiyorum. O zaman gelin ilk olarak bu yeni markanın tarihçesinden biraz bahsedelim.

Daniel Wellington markasının kuruluş hikayesinin tesadüfi bir karşılaşmayla başladığı anlatılmaktadır. Markanın kurucusu Filip Tysander yolculuk sırasında bir İngiliz beyefendisiyle karşılaşır. Oldukça mütevazı görünen bu adamın kolunda eski ve sade bir kol saati görür. Bu adamın eski saatleri Nato kayış denilen tekstil kayışlarla kullanma merakı vardır. Filip Tysander, yeni İngiliz arkadaşının bu tarzından oldukça etkilenmiştir. Tysander, bu karşılaşma sonucu kendi saat serisini oluşturmaya karar verir ve markaya tahmin edeceğiniz üzere yeni arkadaşının adını verir. “Daniel Wellington”

Daniel Wellington Kaliteli Bir Marka mı?

Bu sorunun cevabı aslında saatten neyi beklediğinizle ilgili. Daniel Wellington, saatte minimalist bir tarzdan hoşlananların tercih etmesi gereken ürünler sunmakta. Malzeme kalitesi olarak da oldukça kaliteli bir ürün. Ben, fotoğrafta kolumda gördüğünüz NATO kordonlu ürünü tercih ettim. Saatin malzeme kalitesi olarak ilk izlenimlerim şunlar: NATO kordonun kalitesi gayet başarılı. Kordon kolunuzu kesecek kadar ya da terletecek kadar kalın ve sert değil. Saatin kasası paslanmaz çelik ve camı mineral. Açıkçası neredeyse her ürünün Çin üretimi olduğu bu devirde saatin mekanizması hakkında şüphelerim vardı ancak saatin mekanizmasının “Japon Movement” olması açıkçası beni mutlu etti. Oldukça şık bir kutuyla gelen saatin kordonunu rahatça değiştirebilmeniz için pim çıkartma iğnesi de kutu içeriğine dahil edilmiş.

Bu saatlerin zamanında bloggerlara Daniel Wellington tarafından ücretsiz verildiği söylenmekte ancak fotoda gördüğünüz saat tabii ki bana ücretsiz gelmedi. Saati Türkiye’deki Lidyana.com isimli alışveriş sitesinden satın aldım.

Verdiğiniz Parayı Hakediyor mu?

Açıkçası bloggerlara zamanında tanıtım için bedavaya verildiğini duyunca ben neden bu parayı bu saate verdim ki diye bir düşünüp rahatsız oluyorsunuz. Ancak bu söylediklerim kalitesiz bir ürüne boşa verilen para gibi algılanmasın. Ürün oldukça kaliteli fakat bu fiyattan dört kat daha ucuza örneğin Lorus ve Casio gibi bir çok kaliteli markanın neredeyse Daniel Wellington’a birebir benzeyen alternatif ürünlerini bulabilirsiniz. Ancak tabii ki bu tamamen bir tercih meselesi. Bu duruma Apple ve Samsung kullanıcılarından örnek vermek gerekirse Apple’ı Daniel Wellington, diğer kaliteli saat markalarını da Samsung gibi düşünebilirsiniz…

Tarafsız Bir Değerlendirme

Tüm markalara eşit mesafede olduğum için bu marka için de tarafsız bir değerlendirme yapmak istiyorum. Daha önce de belirttiğim gibi bir çok kaliteli markanın bu dizaynda üretilmiş bir çok alternatif ürünü mevcut. Ancak ben dört kat ucuza alabileceğim alternatif kaliteli ürünler yerine Daniel Wellington’ı tercih ettim. Bunun nedenine gelirsek cevabı oldukça basit: tamamen psikolojik. Böyle sade, minimalist bir kadranda ters yazılmış DW karakterlerini görmek bana daha iyi hissettirdi.

Küçük Bir Eleştiri

Markanın sosyal medya uzmanları bu yazıyı dikkate alırlar mı, çevirisini yaparlar mı bilemem ancak küçük bir eleştiride bulunmak istiyorum. Marka, Instagram kullanıcılarının saatlerini #DanielWellington #DWPickoftheDay taglerini kullanarak paylaştıklarında fotolarının sayfalarında yayınlanabileceğini vaat etmekteler. Ancak paylaştıkları çoğu fotoda görüyorum ki saatler görünmüyor bile. Ben yukarıda paylaştığım üç fotoğrafı da etiketlememe ve saatin bariz şekilde görünmesine rağmen maalesef paylaşmadılar. Kendilerine durumu DM olarak bildirdiğimde ise bana İngilizce olarak “binlerce fotoğraf içinden yalnızca bizi çok etkileyen fotoğrafları paylaşıyoruz. Sizin fotonuz ne yazık ki bize çekici gelmedi” diyerek sosyal medya uzmanına yakışmayacak tarzda bir yaklaşımda bulundular. Zevkler ve renkler tartışılmazmış. Yani fotoğrafımı tabii ki beğenmeyebilirler buna bir şey diyemem ancak burada kullanılan üslup çok önemli. Bu cümlelerle müşteriyi markadan soğutmak yerine “ürünümüzü tercih ettiğiniz için teşekkür ederiz, daha çok fotoğraf göndererek şansınızı arttırabilirsiniz” gibi düzgün bir üslupla cevap verebilirlerdi.

Sonuç

Elegant bir görünüm, minimal ve sade bir dizayndan hoşlanıyorsanız, Daniel Wellington saatlerini tercih edebilirsiniz. Kalite ve şıklık konusunda aklınızda bir soru kalmasın. Saatin tek eksi yönü biraz ederinden pahalı olması. Daha uygun fiyatlarla satışa sunulsaydı kendi kategorisinde kesinlikle lider olurdu.

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere 🙂

Web sitenizi WordPress.com' da kurun
Başla